|
|
 |
AK PARTİ'NİN SON SAVUNMASI
GİRİŞ
AK Parti'nin Anayasa Mahkemesi'ne verdiği esas hakkındaki savunmada, ''Bu davada partimize yaptırım uygulanmasını gerektirecek haklı hiçbir sebep bulunmamaktadır'' denildi.
AK Parti'nin Anayasa Mahkemesi'ne sunduğu ''Esas Hakkındaki Cevaplarımız'' başlıklı savunmanın sonuç bölümünde, haklarında açılan bu davadaki bütün verilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ''özgürlük aleyhine'' yorumlandığının görüldüğü ifade edildi.
''Oysa evrensel insan hakları hukukunun temel ilkesi 'özgürlük lehine yorumdur. Başsavcılık özgürlük lehine yorum yapmak bir yana, adeta 'niyet okuyuculuğu' yaparak olmayan şeyleri varmış, olmayacak şeyleri de olacakmış gibi gösterme çabası içine girmiştir'' denilen esas hakkındaki savunmada, şunlar kaydedildi:
''Bu davada partimize yaptırım uygulanmasını gerektirecek haklı hiçbir sebep bulunmamaktadır. Esasen, AK Parti hukuka aykırı eylemlerin değil, millete hizmetin, insan haklarının, demokrasinin, barış ve kardeşliğin, hoşgörünün ve Türkiye sevdasının odağı olmuştur. AK Parti'nin altı yıllık iktidarı dönemindeki icraatları, onun; demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin teminatı olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Cevap layihalarımızda ve eklerinde ortaya konulan ve Yüksek Mahkemece resen gözetilecek nedenlerle AK Parti'nin kapatılması hakkındaki davanın reddine karar verilmesini saygıyla talep ederim.'
AK Parti'nin Anayasa Mahkemesi'ne sunduğu esas hakkındaki savunmada, ''İddianamede partimiz mensuplarına atfedilen söz ve faaliyetlerden bir kısmı doğruluğu başkaca delillerle desteklenmeden basında haber yapıldığı şekliyle delil olarak gösterilmiştir'' denildi.
AK Parti'nin Anayasa Mahkemesi'ne sunduğu ''Esas Hakkındaki Cevaplarımız'' başlıklı savunmada, basında yer alan haberlerden bir kısmının da tahrif edilmek suretiyle deliller arasına eklendiği ileri sürüldü. Savunmada, ''Örneğin, Başbakan'ın New Straits Times'a verdiği mülakat iddianamede ve ardından da esas hakkındaki görüşte tahrif edilmek suretiyle delil olarak sunulmuştur'' ifadesi yer aldı. Savunmada, şöyle denildi:
''Başbakan'a atfedilen 'Modern bir İslam devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir' sözü, iddianamedeki çarpıtmalara dayalı kurgulamanın tipik bir örneğidir. Başbakan'ın, Malezya'da yayınlanan New Straits Times adlı gazeteye verdiği mülakat söz konusu gazetede İngilizce'ye çevrilerek yayınlanmıştır. Ek'te dönemin Star gazetesinin talebi üzerine Malezya'nın Türkiye Büyükelçiliği tarafından gönderilen ve anlaşılan oradan da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına iletilen New Straits Times (NST) gazetesinin söz konusu mülakata ilişkin sayfalarında Başbakan Erdoğan'ın 'İslam Devleti' anlamına gelebilecek hiçbir sözü bulunmamaktadır. Nitekim, bu mülakatın Türkçe orijinali Başbakanlık Basın Merkezi'nin resmi internet sitesinde tam metin olarak yer almıştır.''
Başbakan Erdoğan'ın röportajının İngilizce metni ile Türkçe çevirisine yer verilen savunmada, ''Tek başına bu örnek bile İngilizce metinlerin çevirisi yaptırılmadan ve doğruluğu araştırılmadan, kasıtlı gazete haber ve yorumlarından ön yargılı bir şekilde aynen aktarılmak suretiyle 'Ek' olarak sunulması, partimiz hakkında 'delil' oluşturma çabasının ne boyutlara ulaştığını açıkça göstermektedir'' denildi. Savunmada, şunlar kaydedildi:
''Bu gerçeklik karşısında farklı bir yaklaşım sergilemesi gereken Başsavcı, esas hakkındaki görüşünde de tahrifat yapmaya devam ederek şöyle demektedir: 'İddialarımızı doğrulayan kanıtlar, Başbakan'ın gazetecinin sorusuna verdiği yanıtın içindedir. Başbakan yanıtında, Türkiye'nin geleceğine ilişkin değerlendirmeler yaparken, geçmişine ilişkin de sonuçlar çıkarmaktadır.
Laik ve demokratik bir ülkenin (İslamiyet'in ve demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabileceği bir model) olacağını ifade ederken, bu tespitin arkasında Cumhuriyetin laik karakterinin yadsınmasının yanı sıra, ülkemizde şimdiye kadar İslamiyet ile demokrasinin bağdaştırılamadığı, bir çatışmanın yaşandığı ön yargısı ve değerlendirmesi vardır'. Başsavcılığın, ne anlama geldiği çok açık olan bir metinden, 'niyet okuyuculuğu' yöntemiyle bu kadar farklı anlamlar çıkarma başarısı karşısında şapka çıkarmak gerekir.
Öte yandan, Başsavcılık esas hakkındaki görüşünde bu konuda tahrifat yapmayı sürdürmektedir. İddianamede, Başbakan'ın bu konuşmasının tamamen tahrif edildiğini ilk cevabımızda açık bir şekilde ortaya koyduktan sonra, tahrifatı ortaya çıkan Başsavcılık bu defa da esas hakkındaki görüşünde kelime oyunları ile farklı bir çarpıtmaya başvurmaktadır. Başbakan'ın konuşmasında geçen 'Türkiye İslamiyet'in ve demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabildiği' ifadesi, (İslamiyetin ve demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabileceği) şeklinde kullanılarak farklı bir anlam üretilmeye çalışılmıştır.''
Basında yer alan haberlerin ek delillerle doğrulanmadan kullanılmasının, hiçbir zaman var olmamış ''olguların'' delil olarak gösterilmesi gibi bir ''garabeti'' de ortaya çıkardığı ileri sürülen savunmada, ''Örneğin iddianamede, Meclis eski Başkanı Bülent Arınç'ın 'laik devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri' arasında, 'Başkanlığını yaptığı TBMM'nin mescidinde Kur'an kursu açıldığının yazılı basında yer aldığı' şeklinde bir ifadeye de yer verilmiştir.
Başsavcılık konuyla ilgili biraz araştırma yapmış olsaydı, bu haberin tamamen düzmece olduğunu öğrenebilirdi. Nitekim bu konuda CHP Denizli Milletvekili Mehmet Neşşar tarafından TBMM Başkanı Bülent Arınç'a yöneltilen 'TBMM kampüsü içindeki mescitte Kuran Kursu açılıp açılmadığı' şeklinde bir soru önergesi üzerine mesele aydınlatılmıştır. Bu soruya verilen 3 Temmuz 2005 tarihli cevapta Meclis'te Kuran Kursu açılmadığı, kurs açma yetkisinin de Diyanet İşleri Başkanlığına ait olduğu belirtilmiştir'' denildi.
Aynı şekilde, tekzip edilen ve aslı olmayan konuşmaların da iddianamede delil olarak kullanılmadığı vurgulanan savunmada, ''Halbuki, kamu adına hareket eden iddia makamının iddianamesini gazete kupürlerine dayandırırken, bu haberlerle ilgili tekziplerin olup olmadığını da araştırması gerekirdi'' görüşüne yer verildi.
-''OBJEKTİFLİKTEN UZAK''-
Ayrıca aynı haber birden fazla basın ve yayın organında birbirinden farklı şekillerde yer almış olmasına rağmen, iddianamede bunlardan sadece maksada uygun olduğu düşünülenlerin alınmasının da objektiflikten uzaklaşıldığı öne sürülen savunmada, ''Öte yandan, Başsavcı esas hakkındaki görüşünde, basında yer alan haberlerin tekzip edilmemiş olmasını bunların doğru olduğuna karine saymaktadır. Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Zira, bir gazete haberinin tekzip edilmemiş olması orada yer alan hususların doğru olduğu anlamında gelmez'' denildi.
Tekzibin, kişinin kendi isteğiyle başvuracağı bir yol olduğu ve kişileri buna zorlamanın mümkün olmadığı belirtilen savunmada, şu görüşlere verildi:
''Sayısız basın yayın araçlarının her gün on binlerce haber yaptığı bir ortamda kişilerin bundan haberdar olabilmesi bile çoğu defa mümkün değildir. Örneğin Başsavcı hakkında yakın zamanda basın yayın organlarında binlerce haber yer almış ve bir kısmında da çeşitli ithamlarda bulunulmuştur. Eğer Başsavcı bunları tekzip etmediyse doğru olduğuna mı hükmetmek gerekir? Bir hukuk devletinde kişileri kendi haklarındaki asılsız haberleri takip ve tekzibe zorlamak mümkün olmadığı gibi, salt bu haberlerle o kişileri suçlamak da sorumluluk hukuku ilkeleriyle bağdaşmaz. İddianamede, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın 'reformlar sancılı olur.
Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken bir çoğu kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana ihtiyacımız var. Önemli olan bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde devam edeceğiz' şeklinde beyanda bulunduğu ileri sürülmüştür. Binali Yıldırım'ın bu konuşması çeşitli basın organlarında yer almış, bunlardan sadece birisinde 'kanlı oldu' ibaresi geçmiştir. Oysa bu konuşmaya yer veren çok sayıdaki diğer yayın organlarında bu ibare kesinlikle bulunmamaktadır.
Kaldı ki bu konuşmanın yapıldığı derneğin resmi tutanaklarında da, söz konusu cümle 'Reformlar sancılı olur. Reformları uzlaşarak yapmak toplumun menfaatinedir. Reformların bir kısmının sonu alındı. Bir kısmının da zamana bağlı olarak alınacaktır. Kırıp dökmeden iş yapmak zorundayız' şeklinde yer almaktadır. Başsavcı esas hakkındaki görüşünde bu konuşmayla ilgili haberin yer aldığı gazetenin tekzip edilmediğinden bahisle konuşmanın yapıldığı derneğin resmi tutanağının doğruyu yansıtmadığını ileri sürmektedir. Başsavcı'nın bu konuşmayı düzenleyen kuruluşun resmi tutanağı yerine, doğruluğu başka kanıtlarla desteklenmeyen söz konusu gazetenin haberine itibar etmesi kabul edilemez.
Öte yandan, bir an için Binalı Yıldırım'ın 'Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu' sözünü söylediğini var saysak bile bunun laikliğe aykırı bir söylem olarak takdim edilmesi yanlıştır. Kaldı ki Yıldırım, iddianamede yer verilen konuşmasında bu biçimdeki yöntemi tasvip etmediklerini de 'önemli olan bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz.
Yolumuza da bu şekilde devam edeceğiz' sözleri ile ifade etmektedir. İlginçtir ki, Başsavcı da esas hakkındaki görüşünde 'laikliğin dini dogmalara ve hurafelere karşı verilmiş uzun ve kanlı bir mücadelenin ürünü olduğunu' söylemektedir. Biz de şimdi Başsavcı'nın bu sözünü, laikliğin korunması için yapılmış bir 'şiddet çağrısı' olarak mı yorumlamalıyız? Bir an için Binali Yıldırım'ın bu sözü söylediğini var saysak bile, Başsavcı'nın kendisi söyleyince sorun teşkil etmeyen bir sözü, AK Partili birisi söyleyince kapatmaya delil olarak sunması tam bir tutarsızlıktır.''
-YASAMA SORUMSUZLUĞU-
''Yasama sorumsuzluğu kapsamında bulunan sözler delil olarak kullanılamaz'' denilen savunmada, yasama sorumsuzluğu kapsamında bulunan beyanları nedeniyle milletvekillerinin Anayasa'nın açık hükmü ile mutlak olarak sorumsuz kabul edilmesi karşısında, bunlardan dolayı beş yıllık parti yasağı ve milletvekilliğinin düşmesi gibi yaptırımların uygulanmasının istenmesinin Anayasa'nın 83. maddesinin amacıyla bağdaşmayacağı kaydedildi.
Yasama sorumsuzluğunun, milletvekillerinin yasama faaliyetlerini yürütürken açıkladıkları düşüncelerinden ve verdikleri oylardan dolayı sorumlu tutulamamalarını ifade ettiği anımsatılan savunmada, şu görüşlere yer verildi:
''Anayasa'nın yasama sorumsuzluğuna ilişkin hükmüne göre, 'TBMM üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Meclis'te ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki başkanlık divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.' Yasama sorumsuzluğunun amacı, milletvekillerinin Meclis çalışmalarındaki oy, söz ve düşünce açıklamalarından mutlak manada sorumsuz tutulmasıdır. Demokrasilerde yasama sorumsuzluğu, milletvekillerinin hiçbir şekilde hukuksal bir engellemeyle karşılaşmaksızın düşündüklerini özgürce ifade etmek için getirilmiş önemli bir güvencedir. Böylece milletvekilleri kendileri ya da mensup oldukları parti bakımından her hangi bir yaptırıma maruz kalmayacakları güvencesiyle yasama faaliyetlerine 'özgür iradeleri' ile katılabileceklerdir.
İddianamede, yasama sorumsuzluğu kapsamındaki oy verme ve yapılan konuşmaların kapatma davasında delil olarak sunulması yasama sorumsuzluğunu temelden zedelemektedir. Milletvekilinin konuşmasından dolayı, her ne kadar bir ceza davasında yargılanması durumu söz konusu değilse de bu konuşmalarla partisinin kapatılabilmesi yasama sorumsuzluğunun amacı ile açıkça çelişmektedir. Nitekim yapmış olduğu konuşmadan dolayı partisinin kapatılmasına sebebiyet veren milletvekilinin aynı zamanda hem milletvekilliği sona ermekte, hem de bu tarihten itibaren beş yıl bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamama biçiminde bir yaptırım uygulanmaktadır. Oysa yasama sorumsuzluğu, tamamen yasama faaliyetleri ile ilgili bu biçimdeki cezalandırmalara karşı da milletvekillerini koruyan bir güvence niteliğinde olmalıdır.''
-AK PARTİ'NİN KURULMASINDAN ÖNCEKİ SÖZ VE EYLEMLER-
''AK Parti'nin kurulmasından önceki söz ve eylemlerin partiye isnat edilemeyeceği'' vurgulanan savunmada, ''İddianamede ve esas hakkındaki görüşte AK Parti'nin kurulmasından önceki dönemlere ait açıklamalara da yer verilmiştir. Bu açıklamaların laikliğe aykırı olup olmadığı sorunu bir yana, kapatma davasına konu edilen partiyi bağladığı da ileri sürülemez'' tespiti yapıldı.
''Bir siyasi partiye isnat edilebilecek söz ve eylemlerin, zorunlu olarak bu siyasi partinin kurulduğu tarihten sonraki döneme ait olması gerekmektedir'' ifadesine yer verilen savunmada, şunlar kaydedildi:
''Oysa iddianamede aksi bir durum hiçbir hukuki dayanağı olmaksızın kabul ettirilmeye çalışılmakta ve aynen şu ifadeye yer verilmektedir: 'Kapatma davasına konu edilen eylemlerin işlendiği tarihlerin bir önemi bulunmamaktadır. Eylemlerin üzerinden ne kadar süre geçse de, bu eylemlere, (odaklığın) ortaya konulması yönünden iddianamede dayanılması olasıdır'.
Siyasi partinin kurulmadan önceki bir dönemde kişilerin söylediği sözlerinden dolayı o partiyi sorumlu tutan bir yaklaşım, hukuk devleti ilkesinin ihlali anlamına gelmektedir. Bir partinin kurulmasından yıllar önce yapılmış açıklamaların bu partiye isnat edilmesi ve partinin kapatılmasında gerekçe olarak kullanılmak istenmesi 'hukukun genel ilkeleri, hukuk devleti ve hukuk devletinin unsurlarından olan (hukuki güvenlik) ilkesine açıkça aykırıdır.
İddianamede, özellikle Başbakan'ın AK Parti'nin kurulmasından yıllar önce söylediği ileri sürülen bazı sözleri ön plana çıkarılarak, Anayasa Mahkemesi üyelerinde psikolojik bir etki meydana getirilmek istenmektedir. Bu sözlerin, söylenip söylenmediği bir yana, yıllar sonra kurulan bir partiyi bağlamayacağı açıktır ve kapatma gerekçesi olarak kullanılması sorumluluk hukuku prensiplerine kesin olarak aykırıdır.
İddianamedeki bu yaklaşım, siyaset kurumunun ve siyasetçilerin üzerinde, adeta beşikten mezara kadar süren bir sorumlu tutma zihniyetini yansıtmaktadır. Hukukta 'süre' denen bir kavramı tanımayan bu yaklaşımın hukukun genel ilkelerine aykırı olduğu açıktır. Kaldı ki siyasi parti kurulmadan önce yapılan konuşmaların ifade özgürlüğü kapsamında olduğu da bir gerçektir. Nitekim, bu durum yargısal süreç sonucunda teyit edilmiştir.
Hukuk devletinde, yıllar önce yapılmış konuşmaların, konuşmayı yapanın iradesi dışında yeniden yayınlanması, bu konuşmaları bugün yapılmış konumuna getirmez. Herhangi bir parti üyesinin, partinin kuruluşundan önceki beyanları partiye isnat edilemez. Bu beyanların, partinin kuruluşundan sonra yazılı veya görsel basın tarafından tekrar edilmesi dahi aynı ilkeye tabidir.''
-PARTİ ÜYESİ OLMAYANLARIN SÖZLERİ-
''Parti üyesi olmayan kişilerin söz ve faaliyetleri parti aleyhine delil olarak kullanılamayacağı'' belirtilen esas hakkındaki savunmada, ''İddianamede, 'parti üyeliğinden ayrılanların fiil ve söylemleri de partiye isnat edilebilir. Bu anlamda Abdullah Gül'ün, parti kurucu üyesi, başbakan, başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı olarak eylem ve beyanları da partiye yüklenebilecektir' denmekte ve esas hakkındaki görüşte de bu iddia tekrarlanmaktadır'' görüşünü yer verildi.
''Kapatma davasının açıldığı tarih itibariyle partiyle hukuki ve fiili bağı kalmamış olanlar için yaptırım uygulanması ve bunlara isnat edilen fiillerin siyasİ partinin kapatılması talebine gerekçe gösterilmesi, ancak kanunda bu yönde açık bir hüküm bulunmasına bağlıdır ki, Anayasa'da da Siyasi Partiler Kanunu'nda da böyle bir hüküm bulunmamaktadır'' ifadelerine yer verilen savunmada, şöyle denildi:
''Böyle bir düzenleme bulunmadığı gibi, Anayasa'nın 69. ve Siyasi Partiler Kanunu'nun 95. maddelerinde yer alan düzenlemeler de dava açılmadan önce partiyle hukuki bağı kalmamış olanlar için siyaset yasağı talep edilemeyeceğini ve bunlara isnat edilen fiillerin siyasi partinin kapatılması talebine gerekçe gösterilemeyeceğini ortaya koymaktadır.
Anılan hükümlere göre, ilgililer hakkında yaptırım uygulanabilmesi için bunların, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından Anayasa Mahkemesi nezdinde dava açıldığı tarihte ilgili siyasi partinin üyeleri olmaları gerekmektedir. 95. maddenin 'Kapatılan siyasi partiler ve mensuplarının durumu' şeklindeki başlığı da siyasi parti mensubu olmayanlar hakkında bu maddenin uygulanamayacağını göstermektedir.
Bu itibarla, kapatma davası açılmadan önce Cumhurbaşkanı seçilen kişinin, kapatılması istenen siyasi partiyle hukuki ve fiili bağı kalmadığından, dolayısıyla siyasi parti mensubu olmasından söz edilemeyeceğinden, iddianamenin sözü edilen bölümleri dayanaktan yoksundur.
|
 |
|
|
 |
|
|